Yıl 1961… 27 Mayıs sonrası; yani, İsmet İnönü’nün 1948’de imzaladığı Marshall Antlaşması sonrasında, dışarıda Batı’ya yanaşmak adına tüm Amerikan müdahelelerini kabul etmiş, NATO’ya katılabilmek için Kore’ye asker göndermiş, devamında ise istediklerini ABD’den alamayınca SSCB’ye yanaşmaya çalışmış, içeride ise, Toprak Reformu’nu engellemiş, Köy Enstitüleri’nin köküne kibrit suyu dökmüş, 6-7 Eylül olaylarını organize etmiş, Vatan Cephesi’ni kurarak halkı ikiye bölmüş, “siz isterseniz hilafeti getirebilirsiniz” diyecek kadar iktidar şehvetine yenik düşmüş, CHP’yi susturmak adına tahkikat komisyonu kurdurarak bir de hakimliğe soyunmuş Menderes’in karşı devrim döneminin hemen sonrası.
İlginçtir ki, ihtilal, ekseriyetle “genç subayların” arasından çıktığından ülkede “2. Cumhuriyet” havası hakim. Yanlış okumadınız, 2. Cumhuriyet; hatta, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda uçaklar 2. Cumhuriyet yazan pankartlar çekerek geçiyor kutlama alanının üstünden.
Bu 2. Cumhuriyet’ten kasıt, Recep Peker’li CHP’nin başarısızlığı neticesinde dini siyasete alet eden, 6-7 Eylül olaylarını düzenleyen, demokrasi nutukları atmasına rağmen toprak reformunu engellemiş Menderes’in yıktığı düşünülen 1. Cumhuriyet’in yeniden kurulması.
İşte bu haleti ruhiye içinde olsa gerek, Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel “Türk Malı” otomobil yapılabilir düşüncesinden hareketle emir buyuruyor ve TCDD bünyesinde çalışmalar başlıyor. Ama, ne çalışma! Artık, memleket Atatürk döneminin bağımsız Türkiye’si değil ki; her yer Amerikalı danışmanlarla, Amerikalılara hayran bürokrat, siyasetçi ve tabi ki ilerici(!), demokrat(!) gazetecilerle dolu. Devlet Planlama Teşkilatı dahi, yerli aracın maliyetli olduğunu, karlı olabilmesi için yıllık 20.000 adet üretilmesi gerektiğini, böyle bir talebin olmadığını, haliyle “yerli üretim” yapılmaması gerektiğini rapor ediyor. Gazetelerde Amerikan arabalarının Türkiye’de monte edilmesinin “hayırlı” olacağı yazılıyor.
Otomobil sektörünün ne kadar önemli olduğunu şu an yediden yetmişe tüm Türkiye biliyordur sanırım. Ama, çoğu zaman gözden kaçan bir hususu yazmam gerekiyor. Günümüzde, kendi başına uçak üretebilen 5-10 ülke ya var ya da yok. Bu ülkelerin ortak özelliği ise, otomobil sektörünün en köklü firmalarına sahip olmaları: Alfa Romeo, BMW, Mercedes, Ford… Bu firmaların hepsi uçak motoru da imal etti.
Uçağın öneminin ne olduğunu tartışmamıza gerek var mı?
x x x
Aslında ne oldu?
Ne olduğunu görmek aslında çok basit, tabi ki at gözlükleri kullanılmıyorsa.
Şimdiden uyarayım, buradan itibaren okuyacaklarınız hiç hoşunuza gitmeyebilir, bu nedenle, acı ama gerçek olanla yüzleşirim diyenler okumaya devam etsin.
Önce tarafları sayalım: Türkiye Cumhuriyeti, Türkler, Türkiye Kürtleri, Irak (Federe Cumhuriyeti), Kuzey Irak Kürtleri, Şii Araplar, ABD, AB…
x x x
Türkiye Cumhuriyeti’nden başlayalım… Türkiye Cumhuriyeti, çoğumuzun anlayamadığı, kutsallığını teslim edemediği bir mucize! Öyle bir mucize ki, belki de Spartaküs’ten bu yana dünyanın efendisi olduğunu zannedenlere haddini bildirmiş tek gerçeklik…
Neden mi? Bir bakın bakalım, 1. Dünya Savaşı neticesinde kurulmuş devletlerden hangisi ayakta kalabilimiş bugüne kadar? Ayakta kalabilenlerden de hangisinin sınırları hiç değişmemiş?
Osmanlı İmparatorluğu 15. yüzyıldan itibaren Rönesans, Reform ve Keşifler nedeniyle güçlenen, büyüyen Avrupa ekonomisi ve teknolojisi karşısında sürekli geriledi. Gerilemenin iki temel nedeni, sürekli savaşa ve ganimete dayanan “dirlik sisteminin” yeni toprak kazanılamaması nedeniyle kısırlaşması ve vergi düzensizlikleri ile yozlaşması, gerek üst kademelerde yaşanan menfaat çatışmaları, gerekse dini kendi tekelinde gören yobazların engellemeleri neticesinde “bilimsel ve teknolojik” çalışmaların yapılamamasıdır. Bu iki temel nedenin üzerine 1789 Fransız İhtilali ile “milliyetçilik” de eklenince Osmanlı’nın sonu hızla geldi. Milliyetçilik, Fransa’dan Doğu’ya doğru ilerledikçe Rumeli toprakları küçüldükçe küçüldü... Gerilemenin etkileri birbirini tetikleyerek daha da vahim sonuçlara yol açtı.
Milliyetçilik Osmanlı topraklarına geldiğinde, ancak üstüste yenilgiler alındıktan ve tüm diğer etnik gruplar milli benliklerinin farkına vardıktan sonra Türkler de milli benliklerinin ne olduğunu sorgulamaya başladılar. Belki, Osmanlı’ya en çok Osmanlı’nın kurucuları olarak inandıkları için, belki de, Orhun Kitabeleri’nde yazdığı gibi “tokluğun kıymetini bilmediği, açlık tokluk düşünmediği, bir doysa açlığı düşünmediği” için…
Osmanlı teslim olduktan sonra, Mustafa Kemal’in inisiyatifiyle başlayan Türk Kurtuluş Savaşı sona erdiğinde, inisiyatifi hala elinde bulunduran Mustafa Kemal, Türk milletinin aynı felaketi yaşamaması için bu sefer sivil hayatta “Türk Devrimi’ni” başlattı. Türk Devrimi’nin amacı kula kulluk etmeyen, aklı hür, vicdanı hür, birbirlerine eşit cumhuriyet yurttaşlarını yaratmak, ve, işte bu yurttaşlardan aldığı kuvvetle bağımsız ve uygar Türkiye Cumhuriyeti’ni sonsuza kadar yaşatmaktı.
Burada biraz, tanımlara bakalım. Cumhuriyet ve demokrasi, birbirine paralel olmakla birlikte aslında farklı iki yönetim şekli. Aralarındaki en önemli fark eşit yurttaşlık ve bireysel haklar. Cumhuriyet yönetiminde tüm yurttaşlar eşittir, hiç biri bir diğerine üstün olamaz, oysa demokraside bireysel haklar öndedir ve bu bireysel haklar hiç kimse tarafından ihlal edilemez.
Örnekle açıklayalım… Türkiye Cumhuriyeti’nde tüm yurttaşlar eşittir, her hangi bir kişi, zümre ya da sınıfın bir diğerine üstünlüğü kabul edilemez; diğer yandan, cumhuriyet tanımı ile birlikte ele almasanız da demokratik haklar konusu tartışılır. İngiltere, yani Birleşik Krallık ise adı üzerinde krallıktır, ama demokrasi ile yönetilir, kraliyet ailesinin diğer İngiliz vatandaşlarından farklı olarak kendilerine ait özel hakları vardır, demokratik usullerle seçilen bir hükümet, meclis, devlet kurumları ve bağımsız yargı olmakla birlikte İngiliz halkını kraliyet ailesi doğuştan sahip olduğu hakla temsil eder. Bu durumda, İngiltere demokrasi ile yönetilse de eşitlik ilkesinin temelinde bir çarpıklık olduğu açıktır.
Elbette, Mustafa Kemal’in idealindeki Türkiye, dini, siyasi, ticari bilcümle güç odağı kurumun başına çökmüş şeyhlerin, şıhların, efendilerin kol gezdiği, yol kestiği, köprü tuttuğu bir Türkiye değildi. Zaten, kendisi de, cumhuriyet idaresi ile kasıtlarının demokrasi olduğunu söylediği gibi, demokrasiyi altıok’tan biri ilan etmişti: “Halkçılık”
Günümüz modern çağının kutsallaştırdığı bireyselliğin bir yansıması olsa gerek, şimdi herkesin kendi demokrasi anlayışı var. Oysa, birşeyin bir tanımı olur, farklı farklı tanımlanıyorsa ya algı farklılıkları vardır, ya da menfaat farklılıkları. Demokrasi dediğimiz, halkın, yani çocuğundan yaşlısına, işsizinden emeklisine, kadınından erkeğine, fakirinden zenginine, tüm kesimlerin, birlikte oluşturdukları devletin avantajlarından eşit faydalanmaları, bunun için de devletin işleyişinde hepsinin haklarının temsil edilmesi ve korunmasıdır. Halkçılık dediğimiz de budur, 12 Eylül ile uydurulmuş “devletin halk için çalışması” palavrası değildir.
Şimdi dönelim tatbike… İdealler maalesef ideal olarak kaldı. İdealden ilk sapma 2. adamdan geldi… İsmet İnönü, daha Mustafa Kemal’in vefatının üzerinden 1 yıl geçmeden bağımsızlık-bağlantısızlık ilkesini bir yana bırakarak İngiliz ve Fransızların yanında savaşa girmeye çalıştı, bunun için İngiliz ve Fransız generaller Türk Ordusu’nu denetlediler. Sovyetler, bu olay nedeniyle, haklı olarak, 1921 Ankara Antlaşması’nı bozdu. Almanların tepkisi de ağırdı. Eğer, İngiliz ve Fransızlar Almanların blitzkrieg (yıldırım savaşı) taktikleri sonucu kendi dertlerine düşmeyip denetimler sonucu ortaya çıkan eksik listesini tamamlasalardı, Türkiye savaşa girecekti.
Sadece bu mu? Maalesef hayır! Mustafa Kemal faşist İtalya ve nazi Almanya’nın Balkanları işgal edeceğini daha otuzlarda öngörmüş ve bunu önlemek için de taktik hazırlığı bile yaparak Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya ile anlaşmıştı. Balkanların işgali Mustafa Kemal’e göre, ülkedeki karışıklığı sebep gösterecek İtalyanların Arnavutluk’a çıkarak köprü başı tutmasıyla başlayacaktı. İsmet İnönü, İtalyanlar Arnavutluk’a asker çıkarttığında bu vasiyeti de yerine getirmedi.
Aslında, 10 Kasım 1938’den sonra Kemalizm her anlamda partiden kovuldu: Efsanevi içişleri ve dışişleri bakanları partiden uzaklaştırıldı, bağımsız, dış borçsuz ekonomi ve denk bütçe unutuldu, 1946’da ilk devalüasyon yapıldı, “düşük kur yüksek faiz” ilkesi ile üretmeyen, sanayileşemeyen ekonomi modelinin temeli atıldı, yeni demiryolları yapılmadı, tarihi Türk kültürüne dayanan eğitim vizyonu lanetliymiş gibi yıkılarak Yunan kültürünü temel alan eğitim sistemi getirildi. Savaş sonrasında ise Marshall Yardımları ile imam hatiplerin sayısı arttırılmaya başlandı, Amerikalı danışmanlar devletin tüm kurumlarına sokularak ABD ve uluslararası kuruluşların dümen suyuna girildi. NATO’ya katılmak için başvuru ilk defa İsmet İnönü döneminde yapıldı.
Yine de, yiğidi öldürüp hakkını verelim. İsmet İnönü iki şeyi ihmal etmedi. Cumhuriyet idealinden kalan Toprak Reformu düşüncesi ve Köy Enstitüleri, ki bunlar da Mustafa Kemal’in üzerinde çalıştığı ve temellerini attığı dev cumhuriyet projeleriydi. Ama, bunlar da sırasıyla, 1945’te Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun kendisi de toprak ağası olan Adnan Menderes ile arkadaşları Celal Bayar, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü tarafından verilen dörtlü takrir ile engellenmesi, 1954’te de Köy Enstitüleri’nin yine Adnan Menderes hükümetince ABD’nin Marshall yardımları karşılığında kapatılması ile tarihin tozlu sayfalarına gömülüp gittiler.
Köy Enstitüleri’nin adının geçmesi bile çoğu kişiyi yerinden zıplatıyordur, kim bilir. Oysa, Köy Enstitüleri ve Toprak Reformu ideal cumhuriyetin, ve haliyle ardından gelecek, demokrasinin olmazsa olmazıydı. Bu iki proje aslında ikiz projeydi, yani, birbirinden ayrılamazdı. 1000 dönümün üzerindeki tüm devlet arazileri ile 5000 dönüm üzerindeki tüm araziler, yani aşiret ağalarının, köy ağalarının, şeyhlerin, şıhların 5000 dönüme kadar toprakları kendilerine bırakılıp üstü topraksız köylüye dağıtılacak, bu köylere “hepsi kendini birer Atatürk yerine koyan genç, çağdaş köy öğretmenleri” gidecek, köylüye modern tekniklerle ekmeyi, biçmeyi öğretecek, köylüyü örgütleyecek, kooperatiflerle üreten tüketiciye ulaşacak, üretici zenginleşecek, köye cumhuriyetin ışığını götürülecekti. Kula kulluk düzeni son bulacaktı.
Ne olacaktı böylece?
Mülkiyet tabana yayılacaktı, herkesin ekeceği, biçeceği, ekmeğini kazanacağı toprağı olacaktı. Hiç kimse bir kişinin, bir zümrenin ya da bir sınıfın ağzından çıkana bakmayacaktı, ona ya da onlara bağlı kalmak zorunda olmayacaktı, sadece cumhuriyete bağlı olacaktı.
Yani, İsmet İnönü ve Adnan Menderes engellemeseydi, bugün ne kadar sorunumuz varsa hepsinin önünü kesecek çare en başından uygulanmış olacaktı.
x x x
Devrimi müzeye kaldırmak
Yazı nasıl başladı, nereye geldik diyenleriniz olabilir. Oysa, ben size çok uzun bir hikayeyi şuncacık yerde anlatmaya çalışıyorum; o hikaye ki, bence, insanlık tarihinin en onurlu hikayelerinden biri.
İsmet İnönü, 1960’ların sonlarında, sanki günah çıkarır gibi konuşuyor ve çevresindekilere akıl vermek için, Amerikalı danışmanları kastederek, bunları işin içine bir soktunuz mu bir daha kurtulamazsınız, diyordu. Hoş, zaten, mütareke döneminde, Halide Edip Adıvar gibi, İsmet İnönü de Osmanlı’nın Amerikan mandasına girmesini savunuyordu.
İsmet İnönü, bize ipucu da vermiş aslında; diyor ki “Hiç birimiz O’nun gibi devrimci değildik. Aramızda en iyimiz olsa olsa iyi bir tanzimatçıydı.”. Herkesi Mustafa Kemal’le karşılaştırırken, belki algı farklılığından, belki çıkarlarından dolayı, hiçkimsenin Türk Devrimi’ne sahip çıkmadığını söylüyor İnönü.
Dönelim, Devrim otomobiline… Filmi izlemişsinizdir umarım. Gerçekte olduğu gibi filmde de Devrim otomobili sonunda müzeye kaldırılıyor. Bu büyük ihanetten başka, filmdeki replikler gerçekte söylenmiş midir bilmiyorum ama, iki replik beni derinden sarstı.
İlk replik filmin sonunda… Benzin bitmesi üzerine büyük bir üzüntü yaşanmış, tüm gazeteler sanki bir skandal yaşanmış arabalar hiç çalışmamış gibi başlıklar atmış ve “Türk Malı” otomobil projesi rafa kaldırılmış. Atölye’de büyük bir hüzün var, Latif masada kendince söyleniyor:
“Adı devrim olan arabayı sokaklarda dolaştırmazlardı zaten.”
Diğer replik ise, Eskişehir’deki atölyeyi çalışmaların başlangıcında ziyaret eden Amerikalılar arasında geçiyor. Amerikalılardan biri “Bence yapamayacaklar.” deyince diğeri ona cevap veriyor:
“Yapabileceklerine inanmaları yapmalarından daha tehlikeli!”